KAHİRE'DE BİR GÜN

Prof. Dr. K. Hüsnü Can Başer

Mısır’a ilk gelişimdi. 2001 Ocak ayının ikinci haftasında Sina çölünün kuzeyindeki El Arish şehrinde düzenlenen bir toplantıya katılmak üzere Kahire’ye gelmiştim. Kahire’yi yarıp geçen Nil nehrinin kıyısındaki Nile Hilton Otelinde kalıyordum. Odam Nil nehrine bakan görkemli bir manzaraya sahipti. 9 Ocak günü herhangi bir program yoktu. Günü kendim planlamaya karar verdim. Piramitleri görmeden Mısır’ı görmek olurmuydu? Otelin giriş katındaki American Express ofisine gittim ve yarım günlük özel bir tur satın aldım. Grup tur 26 dolar iken özel tura 50 dolar verdim (1 dolar 3.6 Mısır Lirası).

Kılavuzum Sami bir taksi ile geldi ve 14.30’da yola çıktık. Otelim Kahire’nin merkezindeki Tahrir Meydanında. Nil’i aşıp, batıdaki Cezire adasına geçtik. Otoyola çıkıp Güney Batıya doğru yol aldık. Giza semtini geçince piramitlerin silüeti ufukta göründü. Şehrin Piramitler semti bitiyor, Sahra çölü ile birlikte üç heybetli piramit beliriyor: Keops, Kefren ve Makrinos, yani baba, oğul, torun yanyana. Sami makineli tüfek gibi durmaksızın bilgi veriyor. Dur durak yok. Piramitlerin tarihi, boyutları, nasıl yapıldığı, vs vs. Ben kameramın deklanşörünü tetiklemekle meşgulüm. Sağda solda onlarca deve ve sürücüsü.  Tabii ki turistler için. Üstünde Japon turistlerle deve kervanları geçiyor. Böyle bir manzarayı firavunların görmediğinden adım gibi eminim. Sami anlatmaya devam ediyor. Piramitleri oluşturan blokların herbiri kaç ton çekiyormuş, Selahattin Eyyubi blokların çoğunu söküp nerede kale yapmış, piramitlerin yapımı kaç yıl sürmüş… Keops piramitinden çıkan gemi yanı başındaki gemi şeklinde bir müzede sergileniyor.

Piramitlerin hepsinin yanından geçip ileride yüksekçe bir tepeye çıktık. Sanki burada miting var. Otobüsler, minibüsler, arabalar, develer ve yüzlerce turist. Herkes piramitlere doğru poz veriyor. Deklanşörler şakır şakır çalışıyor. Geri plandaki Kahire şehri piramitlere güzel bir kontrast oluşturuyor.

En küçük piramitin önüne geldik. Bu saatte sadece bunun içine girmeye izin varmış. İçeride fotoğraf ve video çekimleri parayla. “İlginç bir şey var mı?” diye sordum. Sami “Yok!” dedi. Ben de kamerayı ona bırakıp daracık bir tünelden turist zincirinin bir halkası olarak aşağıya doğru inmeye başladım. Yaşlı bir Mısırlı kılavuzluk yaptı. Kafayı bele kadar eğip yürümek epey yorucu. Kafasını taşlara vuran vurana… Önce bir odaya, oradan başka bir odaya indik. Sonra başka birine. Mumya burada bulunmuş. Yan odada ise altı küçük bölmede altı mumya daha bulmuşlar. Adama 1 dolar verdim. Kafayı kesip yukarı çıktım. Yanımdan turistler sel gibi aşağı akıyordu. Çıkanlar ise herhalde benim gibi “Bir daha gelirsem!” diye tutulmayacak sözleri veriyorlardı kendi kendilerine.  Kan ter içinde kalmıştım. Bunca ızdıraptan sonra tüm gördüğüm dar ve eğik tüneller ve dört odalı tripleks boş bir mezardı.

Keops piramitinin yanında Doktor Seshemnufer IV’ün kendi için yaptırdığı mabet benzeri mezara gittik. Burada da görülecek pek birşey yok. Duvardaki rölyef ve hiyeroglifler aşınmaktan ve kazınmaktan okunamaz hale gelmiş. Dışarı çıktık. ileride sfenks’in kafası kubbe gibi görünüyordu. Piramitler bölgesinden çıkıp bilet aldık ve aşağıda sfenksin bulunduğu bölgeye geldik. Efendim, üstüne bastığımız çöl toprağı o günlerde Nil nehrinin bir koluymuş. Yani, piramitin yapıldığı taş bloklar nehir yoluyla taşınmış. Liman’ın yanında mumyaların hazırlandığı hastane benzeri koca bir mabet var. Her piramitin ayrı bir mumyahanesi varmış ama sadece Kefren’in ki görülebiliyor. Eğimli mermer bir yol piramite kadar çıkıyor. Yolun yanı başında ağzı burnu dağılmış oturan bir aslan şeklinde insan başlı sfenks var. Sami anlatıyor da anlatıyor. Yolun solundaki oluşumlar piramitlerin yapımında çalışan işçilerin kaldığı, taşlara oyulmuş evlermiş. Daha ilerideki kayalık bölge taş blokların temininde kullanılmış. Her piramitin yanındaki küçük piramitler firavunun eşlerine veya annesine aitmiş. Büyük piramitlerin hiçbirinde kadın gömülü değilmiş. Piramitlerin yapımında cüceler ve maymunlar sıkça kullanılmış, vs vs.

Piramitlere ve sfenkse veda ettik. O bölgedeki çarşının başında bulunan papirus dükkanına girdik. Bir kız papirusun nasıl yapıldığını uygulamalı olarak yemek tarif eder gibi tane tane anlattı. Sonra, duvarlar dolusu papirusa yapılmış eski Mısırlıların hayatını anlatan resimleri gezdirmeye başladı. Her birinin altında fiyatı yazılı. En ucuzu 20, en pahalısı ise 250-400 Mısır Lirası. 100 liralık alırsan 20 liralık bir resim bedava. 150 liralık üç resim aldım (yaklaşık 50 dolar). Yani, ısmarladıkları çayın bile parasını çıkardılar.

Oradan çıkıp, Omar’ın Parfüm dükkanına gittik. Raflarda şişeler, şişeler, içleri renkli yağlı sıvılarla dolu. Çeşitli şekillerde, ince cidarlı, rengarenk minik cam şişeler ise hediyelik. Hediyesi 30 – 50 Mısır Lirası. Seç seç al. Bir genç beni rahat bir koltuğa oturttu. Ismarladığı Türk kahvesini içerken, parfümeri dersine başladı. Bir de liste verdi. En üstteki gruptakiler bitki esanslarıymış. Ortadakiler Amor Ra, Nefertiti, vs. gibi isimlerin verildiği karışımlar. En alttaki  grupta ise baharat esansları varmış. Bitkilerden parfümün önce sıkılıp alındığını, 40 gün mayalanmaya bırakıldığını ve sonra damıtıldığını en inandırıcı şekilde anlattı. “Getirde şunları koklayalım” dedim ve lotus çiçeği ve papirus gibi kokulu olmayan bitkilerden çıktığı söylenen esansları kokladık. Yersen! Lotus çiçeği Mısır’ın milli çiçeğiymiş, onun için kokusu çok önemliymiş, vs. Konuya yabancıysan oğlana sarılıp öpesin gelir. Kazıdıkça kazıyor. “Yahu, bunlar gerçekten doğal mı?” diye sorunca, anasına küfredilmiş gibi ciddileşiyor ve azarlar gibi okeyliyor.  Sıkıysa tartış. Yahu, bunların hepsi sentetik karışımlar. Sirkeci’deki bizim musevi vatandaşlar bunların alasını satıyor. Bizim esansçıların ellerindeki şırıngalardan fosur fosur askerlerin üstüne veya havaya sıktığı cinsten. Burada hepsinin isimleri değişmiş Mısırlı olmuş. Bir kısmı uzun süre sıcakta, hava ve ışıktan bozulmuş leş gibi kokuyor. Birazı elime bulaştı, otele kadar yıllanmış hacı yağı gibi koktu.

Dönüşü otoyoldan değil, şehrin içinden yaptık. Hayvanat bahçesi ve botanik bahçesi de var Kahire’nin. Metrosu şehir trafiğini epeyce rahatlatmış ama trafik sıkışıklığı hala var. Kahire gece, gündüz gürültü ile yaşayan bir şehir. Klakson sesleri ve motor gürültüsü hiç durmuyor. Nil üzerinde geceleri ışıl ışıl gemiler, botlar dolaşıyor. Bu gece harika bir dolunay var. Gece yarısından sonra bir de ay tutulması olacak.

Ertesi sabah Mısırlı dostlarımla buluştuk ve El Ezher semtindeki çarşıya gittik. Arabayı zorlukla park ettikten sonra yürüyerek çarşıya daldık. Hediyelik eşya satan bir dükkânın önünden geçerken sahibi genç “Nerelisin?” diye sordu. “Türk” deyince içeri buyur etti. Büyük dedesi Türkmüş. Dükkânın adı da Torky. Papirus resim satıyor. Büyük boy resimlere 30 lira dedi. Bu meblağı dün piramitlerde en küçük resimlere istiyorlardı. Pazarlık ettim. 4 Büyük 1 orta boy resme 50 lira teklif ettim, 60’a aldım.  Dün bu parayı tek bir resme ödemiştim. Bir aktar dükkânından diş otu (Ammi visnaga) ile Meryem Ana Eli (Anastatica hieochantica) satın aldım. Daha düzenli başka bir aktarda vakit geçirdik. Sonra bir kebabçıda yemek yedik. Bu semt ünlü El Ezher Üniversitesinin eski binalarının olduğu muhit. Yeni üniversite şehir dışına taşınmış.

Kahire’de iki yarım günüm böyle geçti. Ertesi gün bir minibüsle doğuya doğru hareket edip, Süveyş kanalını geçtikten sonra Sina çölünü aşıp Akdeniz kıyısında, İsrael’in Gaza Şeridine 20 km uzaklıktaki El Arish şehrine gittik. Toplantı burada yapıldı. Bu da başka bir macera.